28 Nisan 2015 Salı

Yine Leylak Mevsimi Geldi

Yılda bir kez yaşayabildiğimiz güzellikler sonunda arzı endam ettiler..
Her yer leylak,açık koyu mor,beyaz pıtır pıtır çiçekler ve o mis gibi koku..
Oktay Rıfat'ın güzelim dizelerinin de zamanı geldi:
"Köşeyi tutan leylak kokusu,
Yakamı bırak gideyim !"
Yakaya leylak takmanın zamanı geldi kısacası...
Her sabah yolumun üzerindeki leylak dallarından birine uğrayıp önce o mis kokuyu içime çekiyorum,sonra da bir çıngıl leylak koparıp yakama takıyorum,akşama kadar benimle..
Hava ılık,gökyüzü pırıl pırıl,bahçeler rengarenk,tarlalar yemyeşil,erguvanlar göz alıyor,leylaklar çıldırtıyor...
Mutluluğun resmi budur işte!

Okulumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi!(İade edilene dek geçen 35.gün)

Huzurevinde Huzursuzluk...Yine ve Galiba Sonsuza Kadar...Of Ki Of!

Dün akşamüzeri mezarlığa gitmek üzere evden çıkıp yolda da huzurevine uğradım;niyetim geçen gün Sabiha Hanım'a götürdüğüm sümbülü,artık solmuştur,alıp bir mezara dikmekti.
Ona bir kardelen,bir de sümbül götürdüm bu sene..
Geçen sene yaz ortasındayken,bir ziyaretimde"Hanımelleri açtı mı,kızım?" diyerek içimi burkmuştu.Hanımeli götürmüştüm her açtığında ben de..
Çiçekleri çok sevdiği,odası pencere önü ve içi ve yanı ve yemek masasının üzeri, çiçek saksılarıyla dolu olduğu için,çiçek hediye edilmesine çok seviniyor..Neyse,asıl konumuz bu değil şimdi...
Huzurevine gittiğimde kapıdaki yazı dikkatimi çekti.Yönetim kararı olarak bundan sonra ziyaretlerin belirlenen saatler içinde ve salonda yapılabileceği yazıyordu.Nasıl yani..!!
Sabiha Hanım'ın odasına çıktım doğrudan..
Açık olan kapısını tıklattım,gözleri pek iyi seçemediği için,her zamanki gibi seslendim;sesimden tanıdı hemen,"Gel yavrucuğum!"diye seslendi.
Saksıyı almaya geldiğimi söyledim.O ise heyecanla,"Biliyor musun,neler oldu neler!Beni aşağıya yönetimle konuşmaya çağırdılar;ama ne kadar korktum,nasıl heyecanlandım,tansiyonum 22'ye,şekerim 226'ya fırladı!"diye bir çırpıda olanları aktardı.
Mezarlığa hemen gidemeyeceğimi anlayıp biraz oturdum.
Geçen hafta huzurevine gelen ziyaretçiler,yaşlılarla sohbetlerinden edindikleri izlenim doğrultusunda şikayetlerini internette yazmışlar.Kıyamet de kopmuş tabii..
Asıl komik hatta trajikomik olansa;huzurevi yönetiminin,eleştirileri dikkate alarak kendilerine çekidüzen vermek yerine,yaşlıları hizaya çekip,gözdağı vermeye kalkmaları ve odalarda yaşananlar görünmesin diye ziyaretçilerin üst katlara çıkmalarını yasaklayıp,cezaevi uygulamaları getirmeleri..
Hatta bir de günah keçisi bulup,bizi neden şikayet ediyorsun,diye taciz etmeleri..
Neticede hepsi yaşlı ve hasta;yakınları bakmadıkları için oraya getirip bırakıyorlar.Sonrasında da bazıları aranıp sorulmuyor bile..
Ölümden önceki son istasyonda sabırla ve daha acısı KAHIRLA ölümü bekliyorlar.Bunun bilincinde olanların gözlerindeki o çaresizlik ve kabulleniş ifadesi de sizi kahrediyor..bir de bir şey yapamamanın çaresizliği...Of ki ne of!

Okulumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi!(İadeye dek geçen 34.gün)

27 Nisan 2015 Pazartesi

Memleket Mi Yıldızlar Mı Survivor Mı Daha Yakın...

Hamlet'ten çıktığımda saat 22.00 olmuştu.
Eve dönebilmek için Aşti'ye gitmeli,Ankara'da yolcu indirip yola devam edecek olan otobüslerde kendime yer bulmalıydım.
Öyle de yaptım.Ulus'taki dolmuş durağına kadar yürüyüp hemen kalkan dolmuşla otobüs terminaline geldim.Yolcu indirme peronuna geçtim.Adana'ya gidecek birkaç otobüsü geçtikten sonra baktım,camındaki ışıklı tabelada İzmir yazısı parlayan bir otobüs var ve muavin elinde listeyle duruyor ,demek ki kalkmak üzere..
Gideceğim istikameti söyleyip, yer olup olmadığını sordum, yer varmış.Aman ne güzel!
İçeri geçtim, bana söylenen yere oturdum.
Bir genç hanımla yan yana yolculuk yapacağız demek ki,Tokat'tan geliyorlarmış,altı saattir yoldalarmış,eh,dokuz saat daha yol gidecekler!
Hemen hareket eden otobüs az sonra ışıkları da söndürünce,yanımdaki kızcağız da uyumak için kıvrılınca,kısa bir yolculuk için onu rahatsız etmeye kıyamayıp ışığı da yakamayan bana da çevremdekileri izlemek düştü.
İşte o zaman iki sıra öndeki delikanlıların bir şeyi keyifle izleyip yavaş sesle kıkırdamaları dikkatimi çekti.
Neye baktıklarına dikkat edince gördüm.
Benim hiç seyretmediğim,hiç de seyretmeyeceğim bir tuhaflıkmış izledikleri..
Tropik olduğu izlenimi veren bir sahilde voleybolla futbol arası bir şey oynayan bir grup insanın alelade oyunları,kenarda oturanlar,arada bir efelenenler..hepsi bu!
Bunun nesine bu kadar bakıldığını anlamadım doğrusu...
Bir ara ekrandaki oyunculardan biri  oyunu bırakıp yere çömeldi, dakikalarca öylece,başka bir şey yapmadan önüne bakarak  durdu.
Öndeki yolcular da ekrandaki bu görüntülere, insanın içini yakan o tuhaf dikkatleri ile, gözlerini kırpmadan baktılar,baktılar,baktılar...
Ben de onlara,bunun nesini izlediklerine,ne için o kadar dikkatle izleyip eğlendiklerine...
Okunacak onca şey,izlenecek onca şey,konuşulacak onca şey varken gençler bu yayınlarda ne buluyorlar da izliyorlar ?
Öğrencilerimde de aynı durum var;bu nedenle merak ediyorum.Son sınıf öğrencilerim,şayet benden önce boş bir dersleri varsa,hemen arkadan başlayan kendi dersim için sınıfa girdiğimde,etkileşimli tahtadan aynı saçmalığı izliyor oluyorlar.
Niçin izlediklerini sorduğumda,eğlenmekiçin,cevabını veriyorlar.Eğlenmek için daha güzel seyirlikler var ama nedense buna dalıp gidiyor ve ekrandaki o tuhaflıklar üzerine dakikalarca konuşuyorlar.
Kısacası okuldan bildiğim bir durumu otobüste de görünce ilgiyle izledim o gençleri.Onlarsa her şeyden habersiz kulaklıklarını takmış,gözlerini ekrandan ayırmadan akan görüntüyü izliyorlardı.
Nerelerden geçtiklerinden,gökte parlayan ay ve yıldızlardan,ertesi günün güzelliğini müjdeleyen bulutlardan habersiz..

Binbaşı Melahat Hanım

Hamlet'i yan yana izledik.
Perde arasında biraz laflarken hikayesi de çıktı ortaya..
Adı Melahat imiş.
Yaşı da 80.(Henüz 73 yaşında olup da çorabını, kocaman göbeğinden  dolayı kendisi eğilemediği için, yengeme giydiren ve şimdi Numune Hastanesi'nde kalça kırığı nedeniyle yatan amcamın kulaklarını çınlatıyorum !)
Bilet aldığı arkadaşı gelmeyince yalnız gelmek zorunda kalmış,ona biraz sitemliydi,bir de biletini balkon fiyatına alan yanımızdaki delikanlıya..."Bak şu açıkgöze!"deyip durdu.
O da DTCF'liymiş.Şaşırdık ve sevindik.O coğrafya bölümünden 1960'ta mezun olmuş,hemen askeri okullarda öğretmen olarak çalışmaya başlamış ve 1985'te binbaşı rütbebiyle emekli olmuş.
Ağabeyleri askermiş,kardeşi de askermiş.
Ailece askermişsiniz,deyince gülümsedi."Ben de babama :'Bak çocukların giderek akıllanıyor;biri piyade,ikincisi topçu,üçüncüsü öğretmen,sonuncusu mimar ve hepsi de asker !'diye takılırdım."dedi.
Ailenin bir tarafı Kütahya,bir tarafı Erzurum'dan gelmiş,yokluk yıllarında Ankara'da buluşmuş.
Zaten yüzündeki görmüş geçirmiş,otoriter öğretmen ifadesi, sohbetimize başlangıç cümlesini oluşturmuştu...
Hiç evlenmemiş,ailesi ile yaşarken önce babasını,sonra annesini,iki ağabeyini kaybetmiş.
Şimdi de yalnız yaşıyormuş.
Bu akşam da bir arkadaşıyla bu temsile geleceklermiş,arkadaşı gelemeyince kendisi gelmiş ve ilk perdede biraz şaşırmış.Neden,diye sordum.
"Niçin hiç konuşma yok,ne zaman konuşmaya başlayacaklar?"deyince de ben şaşırdım.
Balede zaten konuşma olmadığını,bir tek Hamlet'in ünlü "Olmak ya da olmamak!"repliğinin seslendirildiğini söyledim.
Şaşkınlığı arttı.
"Ben baleye mi gelmişim?Hamlet başlığını görünce gerisine dikkat etmemişim ki!"
Gülüştük.
Rahmetli anneciğini kaybedeli on iki sene olmuş ama "Geçen gün evde karşımdaki koltukta bana bakarak oturuyordu,hiç ölmemiş gibiydi!"derken içim sızladı.
Demek 80 yaşında da olsa yürekteki ayaz hep esiyor,nereye gitseniz kime yaklaşsanız ısınamıyorsunuz bir türlü ve dönüp dönüp anılarınıza sığınıyorsunuz sonunda..

Hamlet Hamlet Hamlet

Hafta sonu Ankara'da baleyle randevum vardı..Hamlet'i izlemeye gittim.
Fotoğraflarını görünce gitmeye karar vermiştim..İyi ki de gitmişim,hatta tekrar gitmeye de değer !
Her şeyiyle beğendiğiniz bir eser görmek insanı ne kadar mutlu ediyor!
Dekor etkileyiciydi,tebrikler SavaşCamgöz,
Kostümler güzeldi,özellikle Hamlet ve Kraliçe Gertrut'un kostümleri,tebrikler Sevtaç Demirer,
Işıklar temsile olağanüstülük katıyordu,eline sağlık Fuat Gök,
Video prodüksiyonu ibaresini görünce canım sıkılmıştı;ama temsil için yerinde olduğunu gördüm,emeğini sağlık Ali Karaköse,
Müzik olmazsa bale çok eksik olur,bu nedenle müzik düzenlemede Kaha Tsabadze ve Zurab Nadareishwili'ye teşekkür etmek gerek,
Besteci Revas Gabichvadze'ye de elbette,
Reji ve koreografiyi üstlenen Nugzar  ve MMedeia Magalashwili'ye en derin takdir hislerimi gönderiyorum,Medeia Hanım librettoyu da üstlenmiş üstelik!
Böyle bir eseri yazarak sonsuz ilham kaynağı olan ölümsüz Shakespeare'e ise en derin hürmetlerimi gönderiyorum.(Temsil boyunca Hamlet'ten aklımda kalan cümleleri mırıldandım kendi kendime)
Hamlet'i canlandıran baletler içinde fotoğraflarda gördüğüm Burak Kayıhan'ın benim izlediğim temsilde görevli olmasına da ayrıca sevindim.Hemen söylemeliyim ki,beğenerek izledim kendisini..
Temsil sonunda aldığı alkışlar,  salonu dolduran seyircilerin de aynı kanaatte olduğunu gösteriyordu,ayakta alkışlandı,alkışlandılar..hem de uzun uzun...
Temsilde görevli olan dansçıları saymaya başlayınca, doğal olarak Burak Kayıhan'dan başlayacağım,Hamlet'te çok iyiydi,rolüne çok yakışmıştı.Hem zarif hem güçlü bir yapı sergilemesini hayranlıkla izledim.
 Eren Keleş Claudius,Kuzey Kıyıcan Leartes rollerinde iyiydiler.Özellikle düello sahnesinde Burak Kayıhan ve Kuzey Kıyıcan'ı keyifle ve hayranlıkla izledik.
Ophelia rolünde Özge Başaran,Kraliçe Gertrut rolünde Mine İzgi etkileyiciydiler.
Polonius rolünde Serhat Elifer,mezarcı rolünde Hakan Odabaşı tecrübeleriyle göz doldurdular,Hakan Odabaşı karakter rollerinde oynamakla çok iyi ediyor doğrusu...
Kral Hamlet rolünde Taner Oğuzhan da bence çok etkileyiciydi,rolüne çok yakışmıştı..
Bir bale izleyince diyalog beklemiyorsunuz doğal olarak;ancak "Olmak ya da olmamak!"repliğini işitince şaşırdım önce..fakat çok da yadırgatmadı doğrusu..
Eseri anlatmaktan çok emeği geçenler listesini saydığımın farkındayım; ama sözünü ettiğim temsil de bale neticede..Yani gidip görmelisiniz ki neden bahsettiğimi anlayabilesiniz..Üstelik dediğim gibi tekrar görmelere değer!
Hele de benim gibi izleyebilmek adına gece geç saatlerde Aşti'den eve dönüş macerası yaşayanlar için..
Onu da ayrı bir yazıda anlatacağım.
Uzun zaman sonra her şeyiyle beğendiğim bir eseri izlemenin keyfiyle doluyum hala..Emeğe geçen herkesin ellerine,bütün dansçıların ayaklarına sağlık!

Okulumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi!(İade edilene dek geçen 33.gün)

24 Nisan 2015 Cuma

Ali Çakır Amca İle Bir Saat

"Gel hocam gel!"diyerek yanına çağırdığında, sadece merhaba demek için kafamı odasının kapısından içeri uzatmıştım.
Biraz sohbet ederiz,diyerek girdim odasına..bir saat kadar konuşmuşuz.
97 yaşındaymış,
Nallıhan'danmış."Rahmetli hanıma sözüm var,ölürsem vasiyetim var,beni onun yanına köyüme gömecekler!"dedi.
Hastaneden henüz çıkmış,odasında dinleniyormuş aslında;ameliyat olmuş,prostattan..
Şimdi iyiymiş,şükür o sıkıntıları gitmiş,biraz ağrısı varmış ama o kadar da olacakmış..
"Şükür,sabır,kızım!"diyerek hayatın sırrını iki kelimede özetledi.
İki yaşındaymış,annesini kaybettiğinde..
Henüz doğum yapan anneciği,kaynanasının verdiği hoşaf suyunu içtikten kısa bir süre sonra kan kaybından vefat edivermiş,minik bebekle ve iki yaşındaki diğer torunla kalakalan kadıncağız"Allahım,bu bebeği de al!"diye dua edermiş,duası kabul olmuş olmalı ki,annesinin peşinden bebecik de vefat etmiş.
Sekiz yaşına gelen Ali,ikinci sınıfa giderken babasını da kaybedivermiş.
"Okumayı,yazmayı biraz biraz sökmüştüm ki,okul günleri bitti;sığırtmaçlık,çobanlık günleri başladı kızım,yağmur da dolu da yağdı başımdan aşağı!"diyerek öksüz ve yetim geçen hayatının nasıl sıkıntılı,zor geçtiğini anlattı.
Annesini hiç hatırlamıyormuş."Gözümün önünde hiç fotoğraf canlanmıyor"dedi.
Çobanlık günleri biraz Ömer Seyfettin'in Üç Nasihat öyküsündeki Dursun gibi,yılda 25 kuruşa,sonra 50 kuruşa ağanın hizmetkarı olmasıyla sürmüş.Yılda 25 kuruş!
Dört yıl askerlik yapmış,yine köyüne dönmüş."Bizim okuyup öğretmen olacak halimiz yok tabii kızım !"dedi.
Sonra şansı yaver gitmiş,varlıklı sayılan bir ailenin kızıyla evlendirilmiş,çocukları olmuş,iki oğlan,bir kız..
Karısı hastalanmış bu kez,on iki yıl yatalak olarak yaşayan karısına bakmış.
"O ölünce dört yıl  eve giremedim,her şey gözüme kapkaranlık göründü.Çocukların evlerinde vakit geçirdim ama kulak asma,rahat edemedim,kızım."dedi.
Bağkur'dan emekli olmuş,maaşı ile bu huzurevinin sakinleri arasına katılmaya karar vermiş, burada,bu odada,bu yatakta beş yılı bitirmiş,"Artık cenazem buradan çıksın isterim" dedi.
Gücü kuvveti yerindeyken kendi evinde yaşamını sürdürmüş;ancak güçten düştüğünde oğullarının evlerinde 'misafir' olmuş.
"Olmuyor be kızım,gelinler bir şey söyleyecek diye çekine çekine gidiyordum onlara,karnımın aç olduğunu hiç söyleyemedim.Önüme koyarlarsa,çağırırlarsa yedim,yoksa sustum,bekledim.Sonra baktım,bu böyle gitmeyecek,kimseye haber vermeden,bu şehirde yaşayan bir köylümüzün delaletiyle bu huzurevine geldim.Şimdi rahatım.Bana kızdı çocuklarım,ama beN buradan artık cenazem çıkar,dedim,gitmedim."
Maaşı huzurevinin bakım ücretini karşılayamadığı için çocukları takviye ediyorlarmış.
"Zaten ben de çok tutumluyum,öyle her şeye para harcamam.Hastaneye giderken,huzurevi sorumlusundan 20 lira harçlık aldım,su filan lazım olursa alırım belki,diye.O paranın 10 lirasını da geri getirdim!"
Konuşmak için o kadar ihtiyaç duyuyormuş ki,bir saat boyunca aralıksız anlattı.Kendisini tekrar ziyaret etmem için tembihledi.Sabiha Hanım'ın tamir edilen kolyesini vermek üzere Ali Amca'dan müsaade isteyip üst kata çıktım.
O hala arkamdan sesleniyordu:"Yine gel,hocam!"

Okulumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi!(İade edilene dek geçen 30.gün)

Sen Sus Fotoğraflar Konuşsun

Dün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı idi."Bugün 23 Nisan neşe doluyor insan"derken içimiz titriyordu,hem sevinçter hem soğuktan..
 Her 23 Nisan'da olduğu gibi hava soğuktu.Dünün ayrıcalığı ise gece başlayan ve bütün şehri beyaza boyayan kar yağışıydı.
Sabah annem ve babamı ziyarete gittiğimde yanıma aldığım fotoğraf makinesi ile gördüklerim:


























21 Nisan 2015 Salı

Altıdan Dört gitti İki Kaldı

Ya da başka bi şekilde söylersek,Dudaş gitti,Gürkaynak gitti,Şafak gitti,Güneş de dün gitmiş;geriye Yıldız ve Tan kaldı,onlar da hafta sonuna kadar yerle yeksan edilir herhalde..
Bunlar karşımızdaki askeri lojmanların isimleri...ya da isimleriydi,artık böyle bir mekan namevcut..
İyi de sana ne,diyenler için,bunlar benim çocukluğumun ve ilkgençliğimin geçtiği yerler,diyeyim..
İlkokul ikinci sınıftan lise son sınıfa kadar o lojman bölgesinde oturduk,o binaların aralarında oynadık,salıncaklarında sallandık,yanıbaşındaki yüzme havuzunda eğlenenleri izledik..ne çok anımız var..dı...
Sonraki yıllarda da tam karşılarındaki bir apartmanda oturmak ne garip bir tecelli diye düşünmüştük!
Onları pencereden,balkondan her baktığımda görmek o kadar doğal geliyordu ki,şimdi o boşluğu yadırgıyorum doğrusu..Alışkanlık,alıştığın şeylerin yerli yerinde olması ne güzel şey!
Eh,hayat bu,eskiler gidecek ki,yenilere yer açılsın,anılar da bizim zihinlerimizde dolaşıp dursun.
Birgün ortadan kaldırılma sırası bize gelene dek  aynısını söyleyip duracağız,şair gibi:'Alıştığımız bir şeydi yaşamak'

Okulumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi!(İade edilene dek geçen 28. gün)

Azime Hanım

Geçen cuma günü akşam üzeri eve giderken önüm sıra yürüyordu.Adımlarımı sıklaştırıp yetiştim.
Yanına geldiğimde ,kolay gelsin,diye lafa girip,kendisini bir süreden beri gördüğümü,merak ettiğimi,buraya yeni mi geldiğini sordum.
Derdini sorana anlatmaya zaten hazır olanların haliyle başladı.
Adı Azime imiş.Beypazarlı'ymış.Kocası öldükten sonra bir evlilik daha yapmış ama yürütememiş.
Bir oğlu varmış,bir de gelini..Ancak gelini kapının önüne koyunca ortada kalmış ve buraya gelmiş.Yeni Mahalle'de yüz liraya kiraladığı bir evde oturuyormuş.
1942 doğumluymuş.Yaşlılık aylığı alıyormuş.
Geçinebilmek için sırtında çuvalı ve elinde kancası ile çöp ayrıştırıcılığına başlamış.
Yaşlılık aylığı dışında hangi yardımdan yararlandığını sordum.Belediyeye kömür yardımı için başvurmuş,sadece 12 torba kömür yardımı alabilmiş.
Aman Tanrım,sadece üç ay yeter !
Kışı nasıl geçirdiğini sordum,çöplere dökülen kül kovalarından kömür parçaları topladığını,öylece idare ettiğini söyledi.
İçim sızladı.Yanıbaşından geçip gittiğimiz ne dramlar  var ve biz burnumuzun ucunu görmüyoruz
Ben de birkaç ay önce hiç kimseye ve hiçbir şeye bakmadan sadece çöplerle ilgilenen bu  hanımı ilk kez görmüş ama bir türlü konuşma fırsatı bulamamıştım.
Bu kez de birkaç adım ileride yırtılmış çoraplı ayağında terlikleriyle yürüyor görünce,sonunda halini sorma fırsatı bulabilmiş olarak onu evinde ziyaret etmek istediğimi söyleyip adresini sordum,okuma yazması olmadığı için sokak adı veremedi ama tarif etti.Ben de tarifi üzerine gideceğim en kısa zamanda...
Son birkaç yılda yaşının geçkin oluşuna rağmen sokakta çalışır gördüğüm bu kaçıncı insan, bilmiyorum;üstelik sayıları giderek artıyor,bizim de duyarsızlığımız ve vicdansızlığımız ve bakarkörlüğümüz de...
Şimdi mübarek aylar girdi,yardımseverler ihtiyaç sahiplerine yönelecekler,bunlara Azime Hanım da eklenecek demektir,benim derdimse yalnızca bir iki ay için değil,bütün yıla yayılan yardıma ulaşmaları...


Kırlarda Papatyalar

Hafta sonunda cumartesi evle ilgili her işimi bitirip pazar gününe hazırlandım.
Ankara'dan gelecek oldukça kalabalık(üç yüz kişi)bir ziyaretçi grubuna Sakarya Savaşı alanları gezdirilecekti.
Gezi koordinatörü olan Kadim Bey'den son bilgileri alıp, sabah annem ve babamı ziyaret ettikten sonra toplanma yerine gittim.Gerçi görevliler dışında katılımcı olarak, Arruzo ve benden başka kimse yoktu.
İlk durak olarak Alagöz Köyüne gittik.Kafile gelmeden biraz çevreyi gezdik.
İsmet İnönü,Fevzi Çakmak ve Halide Hanım'ın kaldıkları ve yazık ki şimdi yerinde yeller esen mekanların nerede olduklarını öğrendim,Karargah Müze Evi olarak restore edilen evi bir kez daha gezdik,hatta son kafileyle bir kez daha..
Sonraki durak Malıköy tarihi alanı idi.Savaş günlerini tahayyül etmeye çalışarak ve tüylerimiz diken diken gezdik.O hengame içinde neler yaşandığını gören gözlere pek güzel  'hal diliyle' anlatan heykelleri bir kez seyrettik ve biraz üzüldük doğrusu,
biri kolunu diğeri bacağını kaybetmiş ve hastaneye sevk edilmeyi bekleyen askerleri temsil eden heykel grubunun kucağına oturarak kız arkadaşıyla fotoğraf çektiren ve kendilerine seslenmemi duymayan gençlerimize..
Daha duyarlı olmalarını beklerdim...oturdukları bir bank değil iki yaralı asker temsili idi ve sanki yüzleri bu saygısızlığa daha da üzülmüş gibi yere bakar durumdaydı ya da görmemek ister gibi...
Sonra sabahtan beri yolumuzun üzerinde bizi sevinçten çıldırtma noktasına getiren sarı ve beyaz papatya, kırmızı gelinciklerin bitmez tükenmez renk senfonisi eşliğinde Sakarya Anıtı'na ve Şehitliği'ne oradan Duatepe'ye ve biraz da antik tarih olarak Gordion'a gittik.
Misafirlerimiz biraz dinlendiler,belediyemizin güzel hazırlıkla sunduğu yemeği yediler.
Bu arada pırıl pırıl bir güneş,tatlı tatlı esen bir rüzgar ve rüzgarın taşıdığı bahar kokuları,gözlerinizi çevirdiğiniz her yerdeki  papatya öbekleri bu kır sofrasının mütevazi süsleriydi.
Umarım bütün misafirlerimiz bu geziden memnun ayrılmışlardır ve bu tarih kokan topraklara her seferinde daha kalabalık olarak gelip anlayan çok şeyler anlatan bu yerleri ziyaret eder ve gittikleri her yerde anlatırlar.


20 Nisan 2015 Pazartesi

İki Şarkı Okundu Biri Bana Dokundu

Hafta sonu ev işleriyle uğraşırken, her zamanki gibi, açık olan radyoda(TRT 1 Ankara Radyosu,başka radyo  kanalı dinlemiyorum;çünkü çocukluğumdan beri evde dinlenen radyo bu ve ben hala annemin radyosunu dinlemekten,bazen kızdığım şeyler duysam da,vazgeçemiyorum)çalan şarkının nakaratı buydu.
Hay bin kunduz!Bu nasıl bir seviyesizliktir !Bunu mu şarkı diye söyleyebiliyorlar ?Kim bu saçmalığı söyleyen?
Neyse ki akşam keyfimiz yerine geldi.
İlçemizde yıllardır faaliyetini sürdüren Musiki Derneği'nin bahar konserine gittim.Türk Sanat Müziği diye adlandırılan şarkılardan oluşan iki saatlik konser ne güzel geldi!Geçen hafta sonu aynı saatte dinlediğimiz tasavvuf müziği gibi son derece incelikli hazırlanmış bir konserin tadını çıkardık.Koro üyelerinin işlerine ve birbirlerine olan saygı ve bağlılıklarının hayranı olduk,şarkılarına biz de gönülden eşlik ettik,yine ruhumuz yıkanmış olarak yeni haftanın yükünü karşılamaya hazırlandık.
Koronun şefi olan sayın Vedat Kaptan Yurdakul'un tam 18 yıldır bu gönül işini yaptığını öğrendik ki, alkış !
Koro üyesi olan ve sesine çok yakışan o şarkıyı da seslendiren gencecik bir öğretmen hanımın bu konser için Erzincan'dan geldiğini öğrendik!Eşinin tayini nedeniyle orada imişler ve eşi de koro üyesi imiş,ikisine de alkış!
Yine bir çift koro üyesi ve solist bu konser için İzmir'den gelmişler!Üstelik birbirlerinin başlarından güller serperek seslendirdikleri şarkılarında ne kadar güzeldiler!Alkış!
Bizler için ve yaptıkları iş için bu kadar özenli,saygılı,heyecanlı bütün koro üyelerine ve orkestra elemanlarına gönülden teşekkür ederim.
Şimdi altı ay bekleyeceğiz,yeni bir konser için.

Okulumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi!(İade edilene dek geçen 27.gün)

17 Nisan 2015 Cuma

Yalnızca Güllere..

Geçenlerde Uğur'un önerisi ile dinlediğim İranlı besteci Ferid Ferjad'ın Golha'sını dinleyerek yazımı yazayım derken hemen yanında başka bir etiket görünce onu açtım ve sabahtan beri de dinliyorum;hele bir yorumcunun çevirisini okuyunca daha da çok beğendim:
"Sadece güllerle söyleşiyorum derdimi
Ne bir kimse haberdardır derdimden ne gönlüm..
Ne de bir kimseye söylemişim gündüzümün gece gibi karanlık olduğunu.
Bir kimse gelmez, bir kişi okumaz asla benim bakışımdan sırrımı
Ki sözler söylenir (..?)
Sen bilmezsin yalnız gece güllerle söyleşiyorum gönlümün sözünü
Bir bahar günü gül bahçesinde dinleniyor gibi
Hep gülleri kokluyorum,
Bir bahar günü gül bahçesinde dinleniyor gibi..
sadece güllerle söyleşiyorum derdimi
Ne bir kimse haberdardır derdimden ne gönlüm..
Ne de bir kimseye söylemişim gündüzümün gece gibi karanlık
olduğunu.
Avare bir bulut gibi dönüyor gözlerim yalnızlıkta
Ey mutluluklar günü tekrar ne zaman gelirsin?
Bu gece halimi sen bilmiyorsun
Gözlerimden gönlümün kederini okumuyorsun
Bu gece halimi sen bilmiyorsun
Gözlerimden gönlümün kederini okumuyorsun
Sadece güllerle söyleşiyorum derdimi
Ne bir kimse haberdardır derdimden ne gönlüm..
Ne de bir kimseye söylemişim gündüzümün gece gibi karanlık olduğunu"
Yorum Hayedeh Hanım'ın,şarkının adı:Tanha ba golha...öneririm.

Kazananı Açıklıyorum

Altı gün içinde üç Kutlu Doğum ,bir Bilim ve Gök Evi açılışı,bir okuma kulübü etkinliği programına katıldım.
Kutlu Doğum programlarının ilki yani ilçe müftülüğümüzün din görevlilerinin, şefleri Mehmet Gönül'ün yönetmenliğinde sundukları tasavvuf müziği konseri,daha önce de yazdığım üzere,benim için çok güzeldi.
İkincisi yani ilçe belediyemizin hazırladığı program ,bence,maalesef felaketti;yerel basınımızdaki 'muhteşem program' haberlerinin aksine...
Üçüncüsünden tesadüfen haberim oldu,hatta minicik bir yardımım oldu,dün akşam gidip izledim,ibretle ve çok dersler çıkararak...hem de nasıl dersler!
Sevimli bir okul gösterisi diye izleyip çıkabileceğimiz etkinlik, bir mebus adayının da katılması ile birden 'icraatın içinden' ve 'seçim propagandası' ve en ilginci 'mağdurluk edebiyatı' gösterisine dönüştü.Seyircilerin çoğunluğunun coşkulu katılımları da işin ibret kısmını oluşturdu.
Akşamdan beri aynı sözü tekrarlıyorum:Benim yalnız ve güzel ülkem,Türkiyem!

Dün öğleden sonra ilçemizin kenar mahallelerinden birindeki mahalle konağında bir açılış töreni vardı.
Önceki dönemde mahalle konağı olarak yapılıp hizmete giren bina bir değişiklikle Bilim ve Gök Evi'ne dönüştürüldü.Dün de resmi açılışı yapıldı,Türkiye'nin en büyük bilim merkezi iddiası ile..
İddialı olmayan şey,açılışa katılanların sadece belediye çalışanları,başkanın partisinin adamları ve biraz da kurum amirleri ile az sayıdaki vatandaştı;ki onların da büyük çoğunluğu ne açıldığıyla ilgilenmekten çok ne ikram edildiğiyle ilgileniyor görünen yoksul mahallenin, çocuklarıyla birlikte gelen aileleriydi.Yani tam bir 'bu ne yaman çelişki annem!' durumu...
Neyse ki, çocuklar bol bol kutuda meyve suyu içtiler pasta yiyebildiler,buna sevindim.Gelenlerin hepsinin,yani protokol üyelerinin,tonlarca pasta alacak parası var zaten,çocuklar yesinler,onların yüzleri gülsün!
Geriye şu soru kaldı:
Türkiye'nin en büyük bilim merkezi iddiasındaki kurumun açılışına devleti temsilen neden hiç kimse katılmadı da bir partinin küçük çapta gövde gösterisine dönüştürüldü?
Bilim hepimiz için değil miydi?
Böylesine önemli bir kurumun açılışı bütün ülkeye duyurulacak bir önemde değil miydi?
Yine yanılan biz mi olduk?

Okululumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi!(İade edilene dek geçen 23.gün)





14 Nisan 2015 Salı

Bir Varmış Bir Yokmuş

On gün kadar önce evimin karşısındaki askeri lojmanların üzerine bir yazı asıldı,yani asılmış,eve gelince gördüm...
'Bu binanın yıkım ve söküm işleri firmamıza aittir' diye..
'Amanın,demek çocukluğumdan beri bildiğim,gördüğüm bir şey daha zamanın içinde kayboluyor'dedim demedim işe koyuldular bile ve şimdi gözümün önünde yavaş yavaş yok oluşunu izliyorum.
Önce bütün balkon demirleri sökülmüş,sökülmüş dedim; çünkü ben okuldayken de çalışıyorlar elbette ve ben sadece sonuçları görüyorum.
Sonra bütün pencere ve kapılar sökülmüş ve söküldü;çünkü hafta sonunda sökümle uğraşırlarken ben de gördüm.
Kapısız,penceresiz binanın görüntüsü ne kötü oluyor, dişleri sökülmüş,gözleri oyulmuş,bedeni kerpetenle oyulmuş işkence mağdurları  gibi duruyorlardı.
Dün akşamüzeri eve geldiğimde baktım ki,o zavallı işkence mağdurlarından biri yok olmuş,yani neredeyse,bir kepçe getirip yıkıvermişler,sabah perişan vaziyette de olsa ayakta duran bina şimdi yok.
Eminim bugün akşam üzeri gittiğimde, yanındaki de gitmiş olacak ve böylece her sabah baktığımda uzaklardaki çocukluğumu bana hatırlatan bir yer daha zamanı içinde yok olacak.
Tıpkı bir gün benim de olacağım gibi.. ve geride bilen tanıyan hiç kimse kalmayacak..belki suyun üzerinde küçük bir dalgalanma yaratıp sonra durgunluğun altında yitip gideceğim,gideceğiz.
Yaşarkenki bütün afralanıp tafralanmalarımızın komik utancını da  peşimizde sürükleyerek...

Okulumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi!(İade edilene kadar geçen 21.gün)

13 Nisan 2015 Pazartesi

Samimiyet... Biraz Daha Samimiyet

Geçen hafta sonu cumartesi akşamı ilçemizdeki müftülüğe bağlı din görevlilerinden oluşan tasavvuf müziği korosunun konseri vardı.
Kutlu doğum haftası nedeniyle yapılan etkinlikler zincirinin bir halkası olan bu etkinliğe sevinerek gittim.
Etkinliğin yönetmeni koro şefi olan Mehmet Gönül'ü üçüncü kez korosu ile dinledik.Her seferinde olduğu gibi hem tasavvuf müziğimizin bilmediğimiz deryalarına dalıp çıktık,hem de koronun heyecanlı ama samimi yorumuyla üstelik biz de,hadi itiraf edelim ben de, katılarak dinledik.'Hepsi okumuş çocuklar'dan oluşan sazendeler de kulağımızı hiç yormadı.Kısacası güzel bir akşamdı.Tek kusur sunucunun gereksiz denecek derecede uzun konuşmalarıyla koroyu kesintiye uğratmasıydı ki, onu da koro ve sazendelere dinlenme molası oluyor diye hemencecik bağışladık.Hepsini bir kez daha tebrik ediyor ve en kısa zamanda tekrarını temenni ediyoruz.
Gelelim dün akşamkine..
İlçemiz belediyesi de yine kutlu doğum haftası için büyük bir program hazırlayarak gövde gösterisi yapmak istemiş ve epeyce de hazırlık yapmıştı.Dev afişlerle tanıtımı yapılan etkinliğe ikircikli gittim doğrusu..
Son dönemlerde belediyece hazırlanan etkinliklerde hayal kırıklığı içinde kalıyorum.Nitekim dün akşam da öyle oldu.Kerameti kendinden menkul birkaç kişiyi toplayıp 'kutlu doğum 'programı yapmış gibi görünerek kendisinin ve avanesinin reklamını yapan hırslı bir gencin ihtirasına tanık olduk yazık ki ve daha fazla dayanamayıp salonu erken terk etmek zorunda kaldım.
Gecenin tek güzel yanı, ev sahibi olan, belediyemizin bizlere hediye etmek inceliğini gösterdiği Kur'an-ı Kerim'lerdi.İnşallah bizler de onları okuyan ve samimiyetle dindar olanlardan olabiliriz.
Gözlerinde yanan hırs ışıklarıyla, okuduklarının anlamını ayırd edemeyip kasım kasım kasılanlardan değil...

Okulumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi !(İadeye kadar geçen 20.gün)

Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım

Dün Küçük Tiyatro'da izlediğim oyun..
Büyük usta Haldun Taner'in doğumunun 100.yılında onu oyunlarıyla anma adına çok iyi bir girişim olmuş,Haldun Taner'in o iğneli,hınzır anlatımını özlemişiz..
Oyun iki buçuk saat sürüyor,olsun, kimin itirazı var ki !
Oyun metni, son yüz yılımızın Haldun Taner'ce değerlendirmesi..
Belgesellerden yumuşacık sesine aşina olduğumuz Ali Düşenkalkar yönetmiş.Işık tasarımını da..
Tayfun Çebi sahne tasarımını,Funda Çebi giysi tasarımını üstlenmiş..Müzikler de Murat Gedikli ve Ahmet Baran'a emanet edilmiş..
Oyunda altı kişilik bir de orkestra görevliydi:Ilgıt Dağüstün,Cüneyt Kırşan,Batuhan Durmuş,Ali Kırşan,Ali Özçerçi,Ali Kırşan.Çok iyiydiler..
Otuz üç kişilik kalabalık bir oyuncu kadrosu var.
Oyunu başta biraz yadırgadığımı söyleyerek başlayayım.Giysi olarak herkese aynı siyah iki parçalı kostüm hazırlanmış,gerektikçe kostüm eklenmişti.Bir örnek giysilerin üzerine gelenekseli anımsatan aplikeler yapılmış,Belki yeni nesil böyle sembolik anlatımları seviyordur ama ben izledikçe yadırgadım.
Dekor olarak da çocuk bahçesini anımsatan bir kurgu vardı.Biraz zorlama gibi geldi.Dediğim gibi belki yeni nesil böyle seviyordur..
Bunun dışında oyun güzeldi.Daha doğrusu metin iyiydi.Haldun Taner'in dönemler değişse de iktidarlar değişse de aslında değişmeyenin hep aynı; idealist.dürüst olanla,hayata ahtapot gibi sarılıp herkesi  sömürmek için yaşayanların mücadelesi olduğunu, pek güzel vurguluyor.
Sadece gülmek için gidenler de .siyasi komedilerden hoşlanan da beklediklerini bulacaklar..dediğim gibi oyun metni iyi..hatta kısa bir yakın tarih dersine girmiş gibi oluyorsunuz..böylesini seviyorsanız,biçilmiş kaftan..
Sadece oyun yönetimi biraz beni yadırgattı,dekor ve kostüm de öyle..Daha sıcak bir yönetim olabilir miydi acaba;yönetmenin bakış açısı bana biraz fazla uzak geldi.
Oyunculara gelince, Emre Ercil, hayatının rolüne hazırlanmış;Vicdani rolünde döktürdü durdu.
Karşısında uyanık üçkağıtçıyı oynayan İrfan Kılınç da öyle..ikisi de rollerinin hakkını verdiler.Tiyatronun kıdemli oyuncularından başlayarak genç oyunculara dek kadrodaki diğer oyuncular da..
Oyundan birkaç replikle bitireyim:(Sonunda çıldıran ve kendisine bozuk plak teşhisi konulan Vicdani)
"Aslında hepimiz birer plağız,küçükken doldurulmuş !
Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım deme, gözlerini kapama,gerekeni yap !"

Okulumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi !(İade edilene dek geçen 19.gün)

13 Nisan 2012 Cuma-13 Nisan 2015 Pazartesi


Ömrünün son 100 gününü amansız hastalığıyla boğuşarak geçiren,çok bunaldığında "Al,emanetini Allah'ım !"diye yakaran ve sonunda dileği gerçekleşen annemi toprağa verdiğimiz günün 3. yıldönümü bugün..
10Nisan 2012 Salı öğle vakti,annemin son nefesini verdiği,hemen müdahale edilip yoğun bakıma alındığı için makinelere bağlı yaşatıldığı ve bize beyin ölümünün gerçekleştiğinin söylendiği gün...
12 Nisan 2012 Perşembe  sabah 02.30,sadece bir soluk kalan annemin dünyadan ebediyen koptuğu gün...
13 Nisan 2012 Cuma,cuma namazından sonra cenaze namazı kılınan annemin babamla ebedi istirahatgah buluşmasına vardığı gün..
Sayıya vurursak 1095.gün...
O günden beri de onları ziyaret etmek için mezarlığa gitmek benim için günlük mesai halini aldı.
Dün uğradım,bugün de gideceğim..
Işıklar içinde olsunlar,bizi de her daim gözetsinler inşallah !
Bir de, öbür tarafta yeniden görüşmek nasip olsun,diye bitiriyorum dualarımı..İnşallah!

9 Nisan 2015 Perşembe

Nisandır Ayların En Zalimi Tam 1095 Gün Oldu

Bugün 10 Nisan
Kederle doluyor insan
Bugün itibariyle annemin sesini duyamadan geçen 1095. gün..
Ya da kendisinden 25 sene evvel vefat eden babama kavuştuğu 1095. gün..mü demeli..
 Şimdi dışarıda kar rüzgarda savrula savrula atıştırıyor;arada rüzgarın ıslığı dışarıdaki ayazı hatırlatıyor.
Üç yıl önce de böyleydi,uzun süren karlı bir kışın ardından, son soluğunu verdiği gün de hava yine ayaz,yine karlıydı..asıl ayaz ise yüreklerde...
Dün sabah babamla ikisinin mezarlarına uğradım,üstleri rengarenk çiçeklerle donanmış,atıştıran kar altında her zamanki sessizliklerine bürünmüşlerdi.
Dua etmekten,onları tanıyan birini gördükçe anmaktan başka bir şey yapamadan, her günü onlara tekrar kavuşana dek geçen birer oyalanma süreci olarak anlamlandırabildiğim 1095.gün..
Uzun lafın kısası, bugün annemin son nefesini verdiği andan sonra geçen 3.yıl da bitti.Daha kaç yıl kaç gün böyle sayarak geçecek bilmiyorum...bildiğim "Uzak ve mai gölgeli o beldeden uzak kalarak bu nefy ü hicre müebbet bu yerde mahkumuz !"
Işıklar içinde olun annem ve babam !Tekrar görüşmek nasip olur inşallah !



Okulumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi !(İade edilene dek geçen 16.gün)

8 Nisan 2015 Çarşamba

Bir Gidememe Öyküsü

Tam dört haftadır Genelkurmay'ın Ankara'daki Rehabilitasyon Merkezi'ne ulaşmaya çalışıyoruz.
Geçen sene tiyatro grubumla birlikte gitmiş,güneydoğu gazilerine ve orada tedavi görenlerle,aynı bünyede mevcut olan huzurevi sakinlerine sergilemiştik.
Oyunu sunduktan sonra da gazilerimizin tedavi gördükleri odalarına ziyaretlerde bulunmuş,onlarla tanışmış,sohbet etmiş;bundan da çok memnun olarak ayrılmıştık.
Hatta birkaç gazimizle telefonla görüşmeyi sürdürüyoruz,bayramlarda ya da fırsat buldukça birbirimizin hatırını soruyor,sohbet ediyoruz.
Bu yıl,Çanakkale Zaferi'nin 100.yılı için hazırladığım ve 18 Mart'ta sergilediğimiz tiyatromuzu yine Ankara'daki Rehabilitasyon Merkezi'ne götürmek için girişimde bulunduk,ve iletişim çağındayız ama,acı gerçek ama, bir faksı çekemedik!
Başvuru için dilekçemizi fakslamamız gerekiyor lakin bize verilen faks numarasına iletemiyoruz bir türlü..Telefonla iletişim kurduğumuz görevliler yeni bir faks numarası veriyor,yine mümkün olmuyor ve bu dört kere tekrarlanıyor...
Her iki taraf da fakslarının çalıştığını iddia ediyor ama faks çekilemiyor!
Sonunda bir numaraya faks çekebiliyoruz !Yaşasın ! Ertesi gün bizi arayan bir görevli oyun metnimizi de fakslamamızı istiyor.
Haydi bakalım,faks başı nöbeti yine başlıyor derken,yine bizi arayan bir görevli yeni bir faks numarası veriyor,sorunsuz olarak faksı çekebiliyoruz! Yaşasın,aman ne iyi !..derken,yine bizi arayan bir görevli,oyun metninin elinde olduğunu ama dilekçenin kendisine ulaşmadığını,yeniden fakslamamızı istiyor.Başüstüne !..de o faks numarasına bir türlü iletemiyoruz ki..diye ağlarken, neyseki uğraşa uğraşa bir faks çekebiliyoruz..
Kendilerinin anlattığına da bir şey diyemiyoruz ama biz de bir saat ötedeki bir kuruma gidemiyoruz işte!
Üstelik bu arada zaman geçiyor,son sınıf öğrencileri olan oyun ekibim sabırsızlanıyor haklı olarak..Şimdi üniversite hazırlığının iyice yoğunlaştığı dönemdeler ve ben onları hazır asker durumunda tutuyorum.
Tek derdim de bu değil,oyun için ilçemizdeki Topçu ve Füze Okulu'ndan aldığımız ve iade ettiğimiz kıyafetleri tekrar almamız gerekecek ve ilgili birimde ay sonunda devir teslim olacağı için zamanım kalmıyor, kıyafetleri alabilmek için...
Kısacası geçen dört haftanın sonunda faks başı nöbetinden elde ettiğimiz bir sonuç henüz yok..
Netice olarak çok istediğimiz bir ziyareti ,üzülerek, gerçekleştiremiyoruz gibi görünüyor..
Oysa ne kadar istiyordum ve istiyorduk !
Mail atsaydınız diyenlere not:Mailimiz de alınamadı,daha doğrusu okunamadığı gerekçesiyle tekrar faksa dönüldü.Postayı da onlar önermedi.Kaldık duman içi dağlarda...
Tam Aziz Nesinlik bir durumdayız!

Okulumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi(İade edilene dek geçen 14.gün)

6 Nisan 2015 Pazartesi

Yağmur Yağıyor Seller Akıyor Şemsiye Ölüleri Çöpten Sarkıyor

Dünden biliyordum,yağmur var;akşam atıştırmaya başlamıştı..
Şimdi 'sokaklarda seylabeler ağlaşır,ufuk yaklaşır,yaklaşır,yaklaşır' vaziyetindeyiz..
Hafta sonu sildiğim camları şimdi yağmur yıkıyor ama olsun,yine silerim,nisan yağmuru yeter ki yağsın !
Okula gelirken de çöp kovalarında,varillerinde şemsiyeler görünce gülümsemeden edemedim.Rüzgarla yağan her yağmurda böyle birkaç şemsiye can verip çöpü boylar.Geçen bir tanesi de okulun bahçesine savrulmuştu.
Dün akşam üstü eve gider gitmez minik saksıdaki sümbülü Huzurevi'ne Sabiha Hanım'a götürüp,ona daha önce götürdüğüm ve artık zamanı geçen kardeleni de mezarlığa giderek elli sene önce 16 yaşında vefat eden Miyaseciğin mezarına diktim,can suyunu verdim, gerisini bugün yağan yağmura havale ederek...
O nedenle bugün yağan yağmura biraz daha gülümsüyorum,zaten severim yağmuru ve  bir de yağmurda yürümeyi...
Dün annemin mezarında bir de sürpriz vardı:laleler açmış !
Pazar günü daha yaprakları sımsıkı örtülü duruyorlardı,dün baktım altısı birden açmış.
Gerçi şaşırmamalıyım,mezarlığa giderken Nimet Teyze'nin bahçesindeki laleleri görmüştüm,açmışlar,pembe pembe salınıyorlar..Geçen sene laleleri o bahçeden alıp annemle babama dikmiştim.Zamanı gelince pıt diye açılıyorlar,niye şaşırıyorsam..Şaşkınlık bende...Yine de sevindim,hem tutmalarına hem açmalarına...Eve dönerken biraz nergisle sümbül toplayıp döndüm,mis gibi kokuyorlar.Azıcık sıcak görmeyiversinler, hemen solacaklar.Sonra da bekle ki gelecek sene açsınlar...
Ama ne olursa olsun,şu sıra ölüler bahçesinden çok çiçek bahçesi demek gerek;her yer sarı,pembe,beyaz,mor çiçeklerle ve şimdi ağırlığını hissettiren sümbül kokularıyla dolu,nasıl da güzel kokuyor !

Okulumun adı iade edilsin:YaşasIn Polatlı Lisesi !(İade edilene kadar geçen 13.gün)

Temizlik İmandan Gelir...Bir De İnsanın İçinden

Pazar günü, cumartesi başladığım temizlik maratonuna devam ettim.
 Cumartesi sabahı önce annemle babamı ziyaret ettim.
Eve geldikten sonra, silkelenecek ne varsa balkondan silkeleyip(birinci kattayız),camları hem içeriden hem dışarıdan sildim,bütün evi sildim(anneden kalma usulle kovadaki bezi sıkıp yere çömelerek)..Yani makine veya ev gereci ile değil, bizzat yaptım dediğim şeyi ben yaptım,şimdi de madalyamı taktım !)Bu arada belim kopuyor tabii!
Banyo faslını da halledip akşam yemeğini pişirdikten sonra tiyatroya gitmek için hazırlandım.
Büyük bir hevesle gittiğim tiyatrodan daha büyük bir hüsranla döndüm.
Pazar günü yine sabah erkenden annemle babamı ziyaret ettikten sonra eve gelince daha önceden planladığım gibi,tül perdeleri indirip hazırladığım bir kapak  çamaşır suyu ve bir tutam deterjan kattığım sıcak su dolu leğene bastırdım.Su anında simsiyah oldu.Bu işlemi üç kere daha tekrarladım.Sonunda tüllerin kara suları gitti.Ben de onları çamaşır makinesine yerleştirip bu kez işi makineye devrettim.O arada da kornişleri sildim.Balkonu yıkadım.Mutfaktaki rafları,fincan ve bardakları ,kavanozları bir güzel elden geçirip makineden çıkanları çamaşır iplerine astım.Keten perdeler yıkanırken de evdeki bütün lambaları sildim.Dolap kapaklarını sildim.Hamarat kız oldum,bir madalya daha taktım!Belim daha da kopuyor elbette!
Annemin çiçeklerini suladım.Tülleri alıp,makineden çıkan keten perdeleri astım tellere..Hazırlarıp Muhsin Yazıcıoğlu için düzenlenen bir konferansa katılmak üzere evden çıktım.Gittiğimde henüz başlamamıştı.Konuşmacıyı dinledim.Bilmediğim bir iki şey öğrendim,daha çok insanları izledim,ibretle ve eğlenerek...
Salondan çıkıp pazara uğradım.Alışveriş yaptım.
Eve geldiğimde ikindi olmuştu.Ütüye başladım.Bütün tülleri,keten perdeleri ve diğer ütülenecekleri ütüledim.(Ütü kelimesini ne çok kullanmışım.)
Sonra hepsini yerine astım.Mis gibi oldular !
Mutfağa geçtim.Salatamı hazırladım,portakal suyumu sıktım,yemeğimi  hazırladım,soframı kurdum.
Yemeğimi yedim,filmimi izlerken..Bu arada takvimde yazıyordu,Avukatlar Günü diye..Avukat öğrencilerime kutlama mesajları yazdım.
Hafta sonu bitti...ben de bittim...
 Okulumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi !(Adı iade edilene dek geçen  12.gün)

Seni Seviyorum İrina

Alkışlamadığım üçüncü oyun bu oldu...
İlki geçen sezon izlediğim Ankara Devlet Tiyatrosu oyunlarından Tepegöz idi.
İkincisi 18 Mart'ta Çanakkale Zaferi'nin 100.yılı  kutlamaları çerçevesinde ilçemiz belediyesi tiyatro topluluğunun sergilediği ajitasyon (ve bizce skandalla) dolu oyunu idi.
Oyunda bir siyasi parti bayrağı kullanıldı;oyun ekibinin ' Hayır biz Osmanlı sancağı kullandık ' itirazlarına rağmen konuştuğum bütün seyirciler aynı yorumda buluşuyoruz,oyunu seyreden kime sorduysam aynı şeyi gördüğümüzü düşünüyoruz ve Çanakkale Savaşı için hazırlanan bir oyunda bu yapılanı bir skandal olarak değerlendiriyoruz.
Üçüncüsü de 4 Nisan'da ilçemize konuk olan Arkadaş Tiyatro Topluluğu'nun sergilediği Seni Seviyorum İrina oyunu oldu.
Oyunun afişi çekti beni..galiba oyuna gelen diğer yirmi kişiyi de...(475 kişilik salonda yirmi kişiydik!Bari  değseydi!)
Bir de 2012 En İyi Oyun Yazarı ibaresi..
Gerçi yazan ve yöneten kısmında aynı ismi görünce içimden 'eyvah!' demedim değil!
Bu ikisi bir araya gelince sonuç pek iştah açıcı olmaz genellikle...
Bir da oyun akşamı salona gittiğimde oyuncunun da aynı kişi olduğunu öğrenmeyeyim mi?Katmerli eyvah!!
İçinizden gelen ilk izlenim duygusu doğrudur,derler değil mi?
Doğru!
Bulunduğunuz yerde bir gün Seni Seviyorum İrina oyun afişini görürseniz ,afişteki güzel kızın anlamlı yüzüne bol bol bakın,oyunu izlemeye gelince, kararı kendiniz verin.
Benim zamanım ve param boşa gitti,ne kadar hevesle gitmiştim,içimden yükselen 'Hem yazar hem yönetmen hem oyuncu aynı kişiyse bu işten bir şey bekleme!' itirazlarını susturarak..
Şimdi içimdeki ses üç gündür 'Gördün mü,gördün mü?'diye benimle alay ediyor.
Bir de o yazar-yönetmen-baş oyuncu ,oyunun sonunda demesin mi"Kusura bakmayın,oyun öncesi oyuna hazırlık olarak biraz şarap içmiştim,galiba fazla kaçırmışım,kafam dumanlı!" diye..
Berbat bir oyuna,yapmacık ve vasat oyunculuğa,afişteki güzelim kadın ve  'kırık bir aşk hikayesi' beklentisiyle gelen  seyirci olarak uğradığım hüsranla, itirazlarımı bile doğru dürüst söyleyemeden, salondan çıkıp eve geldim.
Oysa o afiş neler düşündürmüştü!Yazık oldu!








2 Nisan 2015 Perşembe

Boş ve Dolu

Perşembe, dersimin olmadığı gün..
Dolayısıyla yapmam gerekenleri o güne topluyorum..
Sabah ilk iş,mezarlık ziyareti elbette;annem ve babamı ve yolumun üzerindeki kabirleri selamlayarak,dualarımı ruhlarına bağışlayarak en önemli görevimi ve aslında en önemli işimi tamamladıktan sonra annemin sütçüsünü bekleme,sütü alma,pişirme işlerini de hallettim.Sıra geldi planladığım ziyaretlere başlamaya..
İlk olarak yeğenlerimin okullarına gittim.Belgesel çekiminde görev verdiğim yeğenim ve arkadaşı için birer belgesel kaydı hazırlatmıştım,kendilerine onları vereyim,hem motive olsunlar,orada gösterdikleri başarıyı derslerinde de göstersinler hem de güzel bir anı olarak saklasınlar istiyordum.
Okuldaki ve diğer okullardaki tanınırlıklarının arttığını duyarak şaşıran ben oldum.Meğer o belgesel arkadaşları tarafından bayağı izlenmiş,hatta bazı okullarda derslerde izletilmiş..Eh,bunun üzerine ben de yeğenime gelecekle ilgili birkaç öğüt verme fırsatını kaçırmadım.Dinler göründü,umarım kulağına girmiştir sözlerim..
Sonra sıra geldi ikinci ziyarete..
Belgesel yapımı sırasında Nazik'in Türküsü'nü seslendirerek güzel sesiyle katkıda bulunan Zeynep Hanımı okulunda ziyaret ettim.
Dersinin olmadığı bir ana denk gelmişim.Bir saat kadar kaldım.Sohbet ettik,birbirimizi biraz daha tanıdık,sonraki çalışmalarımda katkı sunmak istediğini söyleyerek bir kez daha nezaket gösterdi.Elbette çok sevindim.
Üçüncü ziyaret ilçemizin kıyı kenar okullarından birinde öğretmenlik yapan öğrencim Aşkın'a olacaktı.Okulda olacağını söylediği için Zeynep Hanım'la vedalaşıp oraya yöneldim.
Daha önce de gittiğim okulda tanıdık simalarla selamlaşıp Aşkın'la sohbet ettim.Meğer ilçede yapılacak olan şiir okuma yarışması için hazırlık yapıyorlarmış,beni de hazırlığa dahil etti.Sonra sınıfına misafir etti.Fırsatı kaçırmadım elbette.Biri 8., digeri 6.sınıfa olmak üzere iki derse katıldım.Gençliğin eşiğindeki öğrencileri izleme fırsatı buldum.Bir yandan da otuz yıl önceki aynı çiçeği burnunda öğretmen hallerimi gözümün  önüne getirmeye çalıştım.Aşkın'ın öğrencileriyle sohbet ettim.Doğrusu kendi öğrencilerimden daha ilgiyle dinlediklerini söylemeliyim.
Saat ilerlediği için Aşkın'la vedalaşıp eve geldim.Sütü mayalayıp Sakarya Anıtı'na yöneldim.Badem çiçekleri açalı çok oldu,vakit geçmeden her yeri badem olan Anıt'ta badem çiçeği kokulu bir yürüyüş
 yapayım istedim.Tam yürüyüşe başlamıştım,telefon çaldı.
Sabah mezarlıkta, askerlere bir süre önce ilettiğim  üç bakımsız mezarın hala bakımsız olduğunu görünce okul komutanlığını arayıp konuyu tekrar iletmiştim.
Arayanlar konunun ilgilileriydi.O mezarları ve ne yapılması gerektiği ile ilgili mezarlıkta bir ziyaret yapabilir miyiz,diye soruyorlardı.Benim badem çiçeği kokulu yürüyüş planım olamayacaktı anlaşılan!
Neyse,yeter ki o vefat eden askerler,hele de bir şehidimiz, bakımlı birer mezara kavuşsunlar diyerek mezarlığa gittim tekrar..Mezarları gösterdim, neler yapılması gerektiğini kendileriyle tekrar görüştüm,saat ilerlemişti;Anıt kapanacak,yetişemem,bari Huzurevi'ne gideyim diyerek oraya yöneldim.Nasılsa dertleşmek,söyleşmek isteyen bir yaşlımız vardır!
Gerçi Sabiha Hanım'ın yanına uğrayınca başka bir yaşlıyı daha ziyaret etmeye vakit kalmıyor ama olsun.
Yine öyle oldu.Girişte Huzurevi sorumluları ve çalışanlarıyla selamlaşıp Sabiha Hanım'ın odasına yöneldim.Yalnız oturuyordu.Sohbetle başlayıp dertleşmeyle devam eden konuşmamızı akşam ezanına kadar sürdürdük.
Eve geldim,yoğurdun üzerini açtım.Pazara çıkıp alışverişimi yaptım.Eve döndüm.Son olarak annemin arkadaşı Resmiye Teyze'yi arayıp hatırını sordum.Telefonla da olsa onunla  da biraz sohbet edip günü tamamladım.
Böylece boş bir günüm dolu dolu geçti.

Okulumun adı iade edilsin:Yaşasın Polatlı Lisesi!(Adı iade edilene dek geçen 9.gün)